Reading letters

Jean’a Mektuplar: Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık — Devam

36–95. sayfalara mektuplar: zaman, beklemek, korkular ve sabırsızlık.

Jean-Louis Fournier kitapları, bir mektup ve dolma kalemden oluşan dekoratif kompozisyon.
Jean’a Mektuplar serisi için yapay zekâyla üretilmiş dekoratif kompozisyon.
Author
Jean-Louis Fournier

Sayfa 36 — Cevap

Geçen hafta pikniğe gittim. Mesajda herkes potluck usulü bir şeyler getirsin denildi. Jean, ben bunu sevmiyorum. Neden sürekli bir şeyler hazırlayıp, piknikleri şölen hâline getirdiğimizi anlayamıyorum. Yemek, sofra, çocuklar gün bitti. Ama ben tatmin olmadım. Beni zenginleştirecek hiçbir sohbet ortamı olmadı. Bağırış, çağırış, ağlamalar gün bitti. Sadece çay ve bisküvi olan toplantılarda bulunmak istiyorum. Hayatı en hafifinden yaşamak istiyorum. Çay ve sohbet. Sadece bu iki kelime yan yana gelmeli. Patates salatası, kısır, kek, dolma, sarma, poğaça, domates, salatalık, peynir, zeytin ve çay her zaman her koşulda bir araya gelmemeli. Her zaman olunca kıymeti olmuyor ve insana ülfet veriyor. Elimden gelse misafir sofralarını çay ve bisküviyle donatırdım. Belki böyle olunca herkes birbirine daha çok gider gelirdi. Ve hayat bu kadar sıkıcı olmazdı.

Sayfa 41 — Bekleme Salonları

Doktor, hastane, bekleme salonları nabız hızımı artırıyor Jean. Korkum tavan yapıyor. Her doktora gittiğimde ölecekmiş gibi hissediyorum. Her an tahlil sonuçlarım kötü çıkacakmış, doktorlar bana bir ay ömrün kalmış diyecekmiş gibi geliyor. Bir yıl önce kan değerlerimi kontrol ettirmeye gittim. Saatlerce sıranın bana gelmesini bekledim. Finally sıra bana geldi, önüme formlar koydular. Doldur doldur bitmeyen cinsten. Kalp atışlarım hızlanmaya başladı, yüzümün rengi soldu. Hemşire yanıma gelip hastane fobim olup olmadığını sordu. Evet dedim. Daha fazla dayanamadım ve hemşireye benim çocuklarım arabada bekliyor. Onları bekletmek istemiyorum deyip hiç arkama bile bakmadan kaçar adımlarla çıktım, gittim. Hemşirenin donmuş, şaşkın yüz ifadesini hastaneden uzaklaşınca fark ettim. Yalan değil çocuklarım dışarıda bekliyordu ama ben kendimden, korkularımdan kaçtım. Bekleme salonları bana hep kaygı verir. Ne kadar kaçsam kaçsam da kurtulamayacağım kaygılar.

Sayfa 75

Elli yıl sonra başardım diyorsun. Başardıklarını bir bir inceliyorum. Senin başarmaktan kastın nedir bunu anlamaya çalışıyorum. Devam ediyorum seni okumaya. Eskiden bardağımı hemen bitirirdim. Sonunda bir sürprizle karşılaşacağımı sanırdım. Hiçbir şey bulamadım. Eskiden hayatı yüksek ateşte pişirerek yaşardım. Şimdiyse kısık ateşte ısıtarak yaşıyorum. Bu cümleler senin cümlelerin Jean. Yedi yaşım ve otuz yaşım arasındaki yıllar o kadar uzundu ki yaklaşık bir asra bedeldi. Otuz ile kırk yaş arası zaman o kadar hızlı geçiyor ki anlamıyorum. Sabah kalkıyorum ve bitiyor. Sabah kalkmamla akşam yatmam arasındaki zaman dilimi sanki birkaç saniyeden ibaretmiş gibi geliyor. Günlerin bereketi kaçmış gibi, sanki günlerim kumarla kazanılmış mal ve günahın karşılığı olarak da bereketinden olmuş gibi. Hele son beş yıldır, pandemiden sonra içimde bir antisosyallik var. Düşünüyorum belki de yedi ile otuz yaş arasını bereketli yapan şey etrafımdaki insanlardı. Belki de onlardan öğrendiğim şeyler zamanımı güzelleştirdi. Ama şimdi yalnızım, zamanımı demek ki kendi kendime bereketlendiremeyeceğimi öğreneceğim. Çünkü gelişmek için sürekli insanlara muhtaç yaşayamam gibi geliyor. Hiç onlardan kopuk da yaşayamam. Yaşamak ne kadar çetrefilli Jean. Yaşamayı, yaşamada zorlanıyorum.

Sayfa 76

Senin yaşlanmaktan korktuğun hissine kapılıyorum Jean. Belki de yanılıyorumdur kim bilir. Beyin filtrelerim senin yaşlanmaktan korktuğuna beni ikna etmeye çalışıyor. Sen korkuyorsun peki ya ben? Ben korkmuyor muyum? Korkuyorum da, korkumu mu bastırıyorum yoksa. Kim bilir belki de. Birçok duygumu baskıladığım gibi bunu da baskılıyorumdur. Zihnimden çıkıp gitmesine herkesin önünde kendini açıp baaak gördün mü bu kadın var ya bu kadın, korkağın ta kendisi. Yaşlanmaktan korkuyor deyip beni herkesin odak noktası hâline getirmesinden korkuyorum. O kadar korkularım var ki hangilerini açığa çıkartayım, hangilerini bastırayım. Çok zor bir seçim. Evet yaşlanmaktan söz açtık. Yaşlanmaktan ziyade içimde beni daha da üzen daha da kaygılandıran ve korkutan başka bir şey var. Hazır mısın? Hazırsan söylüyorum. Aklımı yitirip hastane hastane dolaşmaktan korkuyorum. Yıllardır bu saplantılı düşüncenin içinde yaşayıp gidiyorum. Eğer bir gün delirirsem ve çocuklarımı hatırlayamazsam, kocamı tanıyamazsam ya da bilmediğim diyarlarda, kendimi ait hissetmediğim bir ülkenin akıl sağlığı hastanesinde unutulup gidersem. Beni kimse arayıp sormazsa o zaman ne yaparım? Hastanede bir gün aklıma geliyor. Bembeyaz yatak ve ben yan masada ilaç kutuları, masaüstü ışık ve bir çekmece altta. İçinde kitaplarım, kalemlerim, rengârenk boyalarım. Kafamı kaldırmadan yazıyorum. Hikâyeler üretiyorum. Hayalimdeki trenlerle evimi ziyaret ediyorum. Annem ellerini kaldırıyor ve namaza duruyor. Evin ortasında yıllanmış kırmızı halı. Hikâyesini bilmediğim ama çok eski bir halı. Soba kapının girişinde sağ tarafta. Yaz kış her zamanki yerinde. Duvarda kocaman bir harita. Bir ülke işaretlenmiş. Yaklaşıyorum, bakıyorum. Amerika. Hayaller ülkesi. Kalbimin en derinine saplanmış okları çekiyorsun Jean. Neden yazdın? Kızıyor muyum yoksa sana. Hayır hiç de öyle değil. Okları çıkardıkça çok canım acıyor. Ok yaralarından kanlar sızıyor. Kıpkırmızı bir gölet var önümde. Kırmızı gül yaprakları atıyorum içine kırmızı kan ve gül. Birbirlerini tamamlıyorlar. Canım yanmaya devam ediyor ama buna inat daha özgürüm. Daha da özgürüm. Annemin namazı bitiyor. Balkona çamaşırları toplamaya çıkıyor. Arkasından koşuyorum ve yetişiyorum. Balkona çıkar çıkmaz ılık, mis kokulu bir esinti karşılıyor beni. Mest oluyorum. Anneme sarılmak istiyorum. En istediğim belki de en özlem duyduğum. Hayal olduğunu hatırlayıp bundan vazgeçiyorum. Arabalar geçiyor yoldan, sokak yavaş yavaş sessizleşiyor. Yaşlı amca akşam namazından dönüyor. Elinde baston ağır adımlarla ilerliyor. Yürüdükçe beli daha da bükülüyor. Arada duruyor. Başını hafifçe yukarı kaldırıp soluklanıyor. Tekrar yola revan oluyor. Ölümün kokusu burnuma geliyor. Sokak lambaları yavaş yavaş yanıyor. Kızıl gökyüzü kararmaya başlıyor. Yaşlı amca kayboluyor. Ben hâlâ annemin yanındayım, babam içeride kanepede uyukluyor. Televizyon son ses açık. Birileri birbiriyle kavga ediyor yine. Kardeşim yok evde, nerede bilmiyorum ama tahmin ediyorum, sokakta arkadaşlarıyla top oynuyor. Kapı çalıyor, kapı nerede çalıyor? Hastane odasında, hemşire geliyor. İlaç vakti. Dinlenmem gerekiyormuş. Ama hayır benim okumam gereken çok kitabım var. Sessizce yatağıma yatıyorum. Telefonumdan bir şarkı açıyorum. Ah şu eller, eller eller. Gurbet eller yetti gayri. Neden gurbet deyince ağlayasım geldi? Ben neredeyim? Neden kimse yok yanımda?

Ben kimim? Nereden ve neden geldim buraya? Biri bir şey söylesin bana.

— Hi! Honey. That’s OK. Everything is going to be alright.

Breathe in, breathe out. Yeah that is great.

Are you feeling better now?

Cevap yok.

Sayfa 83

Zamanın göreceliliği var ya Jean beni benden alıyor. Zaman, o zaman ya çok hızlı ya da çok yavaş akıyor. Neden böyle hissediyorum diye soruyorum kendime. Zihnimde anılarım birer birer canlanıyor. Kitap okuyoruz ardından okuduklarımızı tartışıyoruz. Ona yakın kadar hepsi ayrı bir âlem. Her âlem konuştuğunda etraflarındaki hatıra, tecrübe, duygular kabukları birer birer açılıyor. Aynı şeyler yaşayanlar aaa evet bunu ben de yaşadım diyor. Diğer kısım şaşkınlıkla bakıyor. Yaşamadıklarıyla karşılaşıyor. Saatler akıyor bir saat olan görüşme iki oluyor sonra iki buçuk saat oluyor. Herkes görünürde hâlinden memnun. Zaman genişlese diyorsun. Zaman sana sesleniyorum! Artık bölünme zamanı, mitoz bölünmeyle hızla çoğal. Bir de zamanın daralmasını yok olmasını istediklerim var. Bir derse girdik. Üç beş kadın dinliyor. Profesör ders anlatıyor. Profesörde kibir emaresi var. Hep kendinden bahsetmek istiyor. İsmi Bay Doğru. Her şeyi çok iyi biliyor. Bildikleri bence teoride kalmış, pratik yok. Taş devrinden kalma ama modernim diyor. Farkında değil. Taş devrinden bu zamana çağlar çok değişti dediğimizde kabul etmiyor. İnsan yine aynı insan diyor. Ok diyorum. Söylediklerine karşı çıktığım için beni alaşağı etmeye çalışıyor. Bende de inat beliriyor. Söylediklerini, zorla kabul ettirmeye çalışıyor. Ezmeye çalışıyor. Zaman daralsa diye yalvarıyorum. Zaman kayıplara karışsa. Akyuvarlar bu zararlı zaman mikroplarını yese, yese de kurtulsam. Ama öyle olmuyor iki saat, asırlardır bu oturduğum sandalyede mumyalanmışım gibi hissediyorum. Zamansa ikisi de zaman ama içerikleri çok farklı birinde hoşgörü var diğerinde baskı, birinde mizah var diğerinde korku. Bu farklılıklar devam ederken ben, ben oluyorum. İnsan sevgi, acı, mutluluk, hüzün, kıskançlık, hoşgörü, kibir, bütün duygulardan var oluyor sanki. Zaman uzasa da kısalsa da yine benim. Ben olmaya devam etme yolculuğum bu.

Sayfa 85 — Beklemenin Zevki

“Sabırsız kişi en iyisi olsun diye beklemenin zevkini bilmez.” diyorsun Jean. Beklemek bana hiç de zevkli gelmiyor. Ben sanırım sabırsız biriyim. Hiç beklemekten zevk alabileceğim aklıma gelmezdi. Beklemek beni mahvediyor. Kaygılarım daha da artıyor. Mesela sevdiğim kişiler bize misafirliğe gelecekler, beklemek benim için tam bir işkence. Ya yolda kaza geçirirlerse. Ya göremeden ölürlerse. O zaman zarfında gözlerimi kapatıp bir köşede uykuya dalmak ve kapıdan içeri girdiklerinde gözlerimi açıp hoş geldiniz ben de sizi bekliyordum demek isterim. Çünkü bilirim uyuduğum zaman zarfında beynim düşünmeyecek ve kötü senaryolar üretmeyecek. Uyku benim zihnimin biricik ilacı. Eğer uyuyamazsam kendimi hipnozla uyutabilirim. Telkinler veririm, rahatlarım ve uyurum. Belki de beklemenin güzelliğini fark edebilsem, beklemek beni bu kadar yormazdı. OCD’li beynime bunu anlatmak biraz zor olacak. Ama üzerinde çalışabilirsem, başarabileceğime inanıyorum.

Sayfa 86

Her meyve ve sebze zamanında olgunlaşsa sanki değerli olacakmış gibi bir his var içimde. Mesela mandalina, portakal her mevsim mevcut. Oysa çocukluğumda onları sadece kışın görebilirdim. Kasaba pazarına gelmelerini sabırsızlıkla beklerdim. Hele kiraz, muz, erik ve çilek. Onları sanki aylarca beklerdim. Bir de ilk pazara geldiklerinde çok pahalı olurlardı. Belirli bir sürede onların ucuzlamasını beklerdim. Çocukken nasıl oluyor da bu kadar sabırlı ama büyüyünce bu kadar sabırsız olduğumu bilemiyorum. Sanki küçükken zaman bu kadar hızlı akmıyordu. Ben sürekli bir şeyleri kovalamak zorunda kalmıyordum. Ama şimdi zaman sanki kaydıraktan kayıyor gibi. Çok hızlı tutamıyorum. Tutamadıkça her şey bir an önce olsun bitsin, dinleneyim artık moduna geçiyorum. Bilemiyorum Jean, sanırım artık mindfulness noktasında biraz çalışmam lazım. Her anımı hissetmek istiyorum. Onlardan kaçmak için harcadığım zamanı onlarla barışarak dostça vakit geçirmek istiyorum. Yorgunluğumu, çaresizliğimi ve yalnızlığımı daha da bağrıma basmak niyetindeyim.

Sayfa 91

Beklemenin nasıl bir zevki var Jean. Ben bunu bilemiyorum. Bunu acilen deneyimlemek istiyorum ama o kadar çok korkuyorum ki. Sanki beklerken başıma hep kötü şeyler gelecekmiş gibi. Zaman hiçbir şeye çare değilmiş sanki. Zamanla acılar diner mi mesela? Eğer diner diyenlerdensen, benim acım neden dinmiyor? Sürekli canlı, tekrarlayan bir acı. Zihnimde taptaze, sıcacık. Fırından yeni çıkmış ekmek gibi. Ama onun kadar güzel kokmuyor. Acılarım sanki çamurlu su gibi kokuyor. Bekledikçe koku daha da artıyor. Etki alanı daha da artıyor.

Sayfa 95

Sabırsızlanmasaydım

Sabırsızlanmasaydın

Sabırsızlanmasaydı

Sabırsızlanmasaydık

Sabırsızlanmasaydınız

Sabırsızlanmasaydılar

Sabırsızlanmamanın her hâlini göstermişsin Jean. Sahi neler olurdu? Neler değişirdi hayatlarımızda? Durup düşünüyorum. Bugün bir video izledim. Yönetmen kendisi, dağınık ve sabırsız biri olduğundan bahsetti. Bir sürü projeye başlamış ve yarım bırakmış. Bu duygular hiç yabancı değil. Sabırsızlanmasaydım, yazdığım hikâyeleri bitirip bir kitap çıkarabilirdim. Keman çalmayı öğrenip konser yapabilirdim. Tezhip eserlerimi üretip sergi açabilirdim. Fransızca, İspanyolca, Korece kitaplar okuyup, konuşabilirdim. Hayvanları incelemeye devam edip çocuk hikâyeleri yazabilirdim. Psikoloji derslerini bitirip psikolog olabilirdim. Resim çizmeyi öğrenip sergi açabilirdim. Ukulele eşliğinde şarkılar yazabilirdim. Master’ımı bitirebilirdim. Kazak örebilirdim. Şiirler yazıp şiir kitabımı çıkarabilirdim. Tabii sabırlı olsaydım bunların hepsini yapabilirdim. Ama sabredemedim. Sabırsızlığım beni mahvediyor Jean. Sabırsızlığım, kararlılığımı, kendime olan güvenimi baltalıyor. Benden ne çok şey götürüyor. Yazınca daha iyi anladım. Ya sen bunu okuyan kişi sabırsızlık senden neyi götürdü? Neyi aldı senden?

Share this page