Okuma Mektupları
Jean’a Mektuplar: Tek Yalnız Ben Değilim — 3
69–122. sayfalara mektuplar: hatıralar, ev ve insanlarla kurulan bağlar.
Tarih belirtilmemiş İçerik dili: Türkçe

- Yazar
- Jean-Louis Fournier
Sayfa 69 — Cevap
Jean, Greuze’u geçmişten çağırabilseydim kendi hayal ettiğim resmi çizmesini isterdim. Ama benim hayal ettiğimin aynısı olsun isterdim. Oturma odası sessiz çığlıkların merkezi. Odanın ortasında yuvarlak yer masası. Üzerinde yemekler. Görünüşe göre yenilmiş ve bitmiş. Sadece yemek sonrası toplanmayı bekleyen kirli tabak, kaşık ve çatallar. Ortalık dağınık. Ev karanlık değil ama aydınlık da değil, tam kalbim gibi alacakaranlık. Sofranın etrafında oturan kız çocuğu. Sofranın hemen karşısında koltuk ve koltuğa bağlı bir raf. Rafın üzerinde kafesin içinde yeşil bir kuş. Gagası bozuk, morali gibi. Yüzü hiç gülmüyor. Koltukta oturan anne ve oğul. Canla başla savaşıyorlar. Bilimsel deney yapmak üzereler. Bilimsel bir konu üzerinde tartışıyorlar. Anne eline minik yeşil kuşu alıyor. Oğlan avazı çıktığı kadar bağırıyor. Bir o çekiyor bir diğeri. Kuş ellerinde çaresiz. Tartışma konusu: Kuşların dişleri var mıdır yok mudur? İkisi de çekişme içinde, eğer kuş bir dişe sahipse bunu ilk gören kendisi olmalı. O şanslı kişi kendi olmalı. Kız, sofranın etrafında şok içinde, bağırıyor. Kuş ölecek, kuş ölecek, bırakın. Sesini duyan yok. Kız yerinde sabit, yerine çakılı gibi kalkamıyor. Bacakları endişe ve üzüntüden yürüyemiyor. Kuş ellerinde bir iki defa çırpınıyor, sonra cansız bedeni ellerinde kalıyor. Yemyeşil bir tüy yumağı kalıyor geriye. Nefes yok, ruh yok. Artık o yok. Hadi Greuze, şimdi çiz hüznün resmini, hayal kırıklıklarını çiz, göster, bütün bu duyguları çizgilerinle bana anlat. Sen sevimli kuş, ruhunun ufkuna yürüdün gittin. Kafesin boş artık. Bence kuş mutludur artık. Özgürlüğüne kavuştu, kafeste kilitli değil artık. Kızın gözlerinde korku var, ölümün korkusu, sanırım artık hep sevdiklerini kaybetmekten korkacak.
Sayfa 89 — Cevap
İki zıt duygu arasında kalmak. Bir şeyi, bir kişiyi sevmek ve sevmemek. Ya seversin ya sevmezsin. Ama ben bazen seviyorum bazen sevmiyorum. İki duyguya da haksızlık etmiş olmuyorum. İkisi arasında adaleti sağlıyorum. Ne kadar adil bir yöneticiyim deyip kendimle övünüyorum.
Sayfa 91 — Cevap
Jean, telefonla aranmak beni çok rahatsız ediyor. Bundan daha önce de bahsetmiştim. Duygusal bağ kuramadığım mekanik bir ses benimle konuşmak istiyor. Ben istemiyorum. Çalan telefonlara bakmıyorum. Bakarsam nasıl olduğumu soruyorlar. Her defasında yalan söyleyip harikayım demek istemiyorum. İnsanlar sanki benim nasıl olduğumdan ziyade kendilerinin kafasındaki benin iyi olmasını istiyorlar. Kendilerince bir benim oluşmuş onlarda, görmek istedikleri, anlamak istedikleri ben. Ona bir şey olsun istemiyorlar sanırım. Her defasında iyi olmak için çaba veriyorum diyorum. Ya da iyi değilim diyorum. O zaman da aramaları azalıyor. Sanırım insanlar benim kötü olmama katlanamıyor. O yüzden iyi olmam gerektiği için sanki bana baskı yapıyorlar. Beni aramayın, mesaj atın. Öyle olunca ses tonumdan etkilenmez ve benim iyi olmam için baskı yapmazsınız. Nasıl olduğumu merak ediyorsanız hemen söyleyeyim, uzun süredir depresyondayım, bazen ölmek istiyorum. Hayat anlamsız geliyor ve boşluğa düşüyorum. Asıl gerçekler bunlar ama size yine de iyiyim demek istiyorum. Evet çok iyiyim. Hayatım harika, dostlarım süper. Evet görüşmek üzere, sağlıcakla kalın. Tabii ben de kendime iyi bakarım.
Sayfa 105 — Cevap
“Komşularımı cumartesi akşamı yemeğe davet edeceğim, böylece hafta sonu bir yere gidemeyecekler.” diyorsun, you are genius man. Beni güldürdün.
Ahhh Jean, şu an komşularımı dahi tanımak istemiyorum. İnsanları tanımaktan yoruldum. Hiç hevesim kalmadı. Kimsenin ne camına ne kapısına ne panjuruna bakıyorum. Bir odanın içinde sabahtan akşama kadar okuyor ve yazıyorum. Ev hapsinde gibiyim. Sokağa adımımı atmak istemiyorum. Zorunlu bir tecritten ziyade aslında kendi isteğimle kendime tecrit uyguluyorum. Çok nadir de olsa dışarı çıkıyorum. Ama evimi o kadar çok özlüyorum ki, bir saatin sonunda geri dönmek için can atıyorum. Sanki dışarıdaki herkes bana yabancı ki bu doğru, ama evim öyle değil. Kapıdan içeri girer girmez bütün eşyalar gülümsüyor. Kedilerim günümün nasıl geçtiğini soruyorlar. Yani anlayacağın evimde ben, kendimim. Yüzüme takılı ne bir maskem ne bedenimde iğreti duran bir duygum var. Tamamen benim.
Sayfa 109 — Cevap
“Kasvetli bir pazar günü, yalnızım. Kasvetli bir pazar günü, sıkılıyorum, televizyon bozuk, karton kutudaki roze şarap bitmiş ve içimdeki kurt da yalnız.” Bunlar senin cümlelerin Jean, benim içimi ise akşam olmaya başlayan her gün sıkıyor. Akşam olmaya başladığında içim acayip sıkılıyor. Huzursuzluk ve tedirginlik başlıyor. Nedenini henüz bilmiyorum. Gözlerim uzaklara dalıp gidiyor. Hayatımın film şeridinden birer ikişer kare fırlayıp gözlerimin önüne seriliyor. Kanepede boylu boyunca uzanmış yatıyorum. Televizyon seyrediyorum. Gün ışıkları birden çekildi, akşam oldu. Akşam ezanı okunuyor. Yalnızım. Her zamanki gibi. Yalnızlığımı içime çekiyorum. Birazdan ev ahalisi bir bir eve damlar. Herkes gün içinde yaşadığı bütün negatif duygu, gerginlik ve tedirginlik ile eve döner. Akşam yemeği zamanı yaklaşıyor. Ortada yiyecek bir şey yok. Daha hazır değil. Annem ortalarda yok. Ahıra gitmiş ama eve gecikmiş. Kadın da ne yapsın, canından bezmiş. Birazdan kocası gelecek eve. Kocası hâlden anlamaz. Yine yıkım var bu akşam. Her akşam olduğu gibi. Sokak kapısı bir tekmeyle açılacak, içeriye küfreden bir adam gelecek birazdan. Sövüp sayacak. Kendini kaybedecek. O sırada televizyon izleyen ben bir sıçramayla yerimden fırlayacağım. Kalbim ağzıma gelecek. Ne yapacağımı bilemeyeceğim. İçimi inanılmaz bir suçluluk duygusu kaplıyor. Sanki yemeği ben hazırlamam gerekiyormuş da hazırlamamışım gibi. Hazırladığımda da babam yemiyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Yapsam mı yapmasam mı? Kısa bir süre sonra kadın eve geliyor. Ortalık talan yeri. Adam sinirli bir şekilde gelip ortalığı dağıtmış, arkasından uyuyakalmış. Kadın mutfağa geçiyor, lanetler, suçlamalar başlıyor. Yaşadığı hayata lanet ediyor. Kocasının huylarına lanet ediyor. Kendine kimsenin yardım etmediğine hayıflanıyor. Kendimi yine işe yaramaz, bir işi beceremez, tembel biri olarak görüp başlıyorum suçlamaya. Bırakın yakamı kardeşim, ben küçücük bir çocuğum; ne yemek yapmak benim sorumluluğum ne de ineklerin bakımını yapmak benim sorumluluğum. Kendi sorumluluklarınızı bana yüklemeyin. Benim derdim zaten bana yetiyor.
Dökülen karelerden ikincisini elime alıyorum, dev ekranında büyütüp yavaş yavaş başlıyorum izlemeye. Akşama doğru evde yalnızım. Kendime ait prefabrik evimdeyim. Kimse yok yanımda aynı odada, aynı evde hatta aynı mahallede kimsecikler yok. Yanımdaki prefabrik evdeki komşularım birer birer kendi evlerine taşındılar. İn cin top oynuyor. Sokakta oynayan cıvıl cıvıl çocuk sesleri, karı-koca konuşmaları, komşu kadınların dedikoduları yok artık. Koca bir mahallede yalnızım. Bitişiğimdeki prefabrikte yaşayan şoför amca bazen geliyor. Öksürük sesini duyuyorum, bazen derinlerden acılı kederli bir sigara dumanı geliyor, yatağımın başucuna konuyor. Amca yalnız, ben yalnız. Yalnızlığımız iki evin camlarından sızıp dışarıya taşıyor. Radyoda Kayahan çalıyor. Bizimkisi bir aşk hikâyesi. Müziği kalbimin derinliklerinde, ruhum bedenimde değil. Deli gibi dolanıyor. Şarkı devam ediyor. Siyah beyaz film gibi biraz. Bu güller senin için. Bu gönül ikimizin. Yaşım on altı, deli çağım, âşığım. Kafamda aşktan yana kareler. Çok sevildiğime dair. Elimde kâğıt kalem var, aşkımı yazıyorum, yalnızlığımı yazıyorum, heybemde ne varsa bir bir çıkarıp yazıyorum. Şarkı devam ediyor. Şiir kısmına geldik. Ne güzeldi değil mi yaşadıklarımız? Artık ne sen ne de ben bulamayız o günleri. Bazen düşünüyorum da bende de yanlış bir şeyler vardı galiba diyorum. Şiir devam ediyor, bende de yanlış bir şeyler vardı sözü kalbimi delip geçiyor. Kar yağıyor dışarıda, hava soğuk, esen rüzgâr camdan içeri giriyor ve ruhum üşüyor, ürperiyorum. Akşam vakti, ışıkları açmadım, masanın üzerinde yanımda duran mumların titreyen alevlerinde yazmaya devam ediyorum. Tütsüden kokular yayılıyor, dumanı alevlerle dans ediyor. Ben tekim. Koca şehrin sesi kesildi. Sadece evime yakın otobandan geçen arabaların sesi kulağıma geliyor. Ben yalnızım. Yan taraftan, banyodan damlayan musluğun sesi geliyor. Beynime damlıyor. Sinir uçlarıma dokunuyor. Duvardaki saatin tik tak sesleri su sesine ekleniyor. Bu akşam ikisi de birbiriyle anlaşmış. Beni el birliği ile delirtecekler. Sesler daha da güçleniyor. Tik, tak, tik, tak. Tıp, tıp, tıp, tıp.
Emellerine ulaşıyorlar. Saçlarım ellerimin arasında. Tutam tutam yoluyorum. Avuçlarımdan saçlarımın telleri yerlere savruluyor. Ağlıyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Ne de olsa sesimi duyan yok. Kimseler yok. Birisi kollarımdan tutsa, sarılsa, yapma dese diye bekliyorum. Ama yok, kimseler yok. Ben, yalnızlığım, tik tak saat ve tıp, tıp musluk varız. Muhteşem dörtlüyüz.
Gözlerimi kapatıyorum. Sonrası yok. Uyudum mu, bana ne oldu, hiçbir bilgim yok. Sabah kalkıyorum, ev soğuk, kalbim gibi buz tutmuş. Ağır adımlarla hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi okul kıyafetlerimi giyip hazırlanıyorum. Okulda delirdiğimi bilen yok. Ama ben biliyorum. Hayatımda ters giden bir şey olduğunun farkındayım ama tarif edemiyorum. Tarif edemediğim şeyin farkındayım, sadece kelimelere dökemiyorum. Onlara göre çok çalışkan, sessiz sakin, akıllı usluyum. Kimse, hem de hiç kimse yavaş yavaş delirdiğimin farkında değil Jean. Sanırım ben öğretmen değil de bir oyuncu olmalıymışım. Hiçbir oyuncu benim kadar güzel oynayamaz. Yazık etmişim kendime. Oysaki oyuncu seçmelerine katılsaymışım deliyi, yalnızı, mutluyu, melankoliği, kibirliyi, serseriyi çok iyi oynarmışım. Yazık, üzüldüm prodüksiyonculara. Altın gibi bir oyuncuyu bulamadan kaybetmişler.
Sayfa 122 — Cevap
Jean, benimle tanışmak isteyen birkaç kişiden mesaj geldi. Bulunduğum mekâna yeni taşındım. Sanırım yalnızlığım içlerine doğmuş, bana acımışlar ve yalnızlığımı gidermek istiyorlar. Hemen bir mazeret uyduruyorum, sonra görüşelim diyorum. İstesem vakit ayarlayabilirdim. Ama artık insanlarla konuşacak kadar bile kendimde enerji bulamıyorum. Sonra görüşürüz kelimesi ise havada asılı kalan bir cümle. Bilmiyorum, insanlarla görüşecek enerjim olacak mı, ama o zamana kadar bu cümlenin havada asılı kalmasını istiyorum. İstediğimde ipimden çekip indirebileyim diye. Eğer bu cümle patlarsa bir daha o kişiyle görüşemem çünkü.