Memleket Hikâyeleri

Madame Jane’in defterinden Memleket Hikâyeleri üzerine okuma notları ve kitap özeti.

Dekoratif kitap illüstrasyonu
Yazar
Ayfer Tunç

Ama biz kişisel veya toplumsal kayıtlarımızı tutmaya ve korumaya meraklı bir toplum değiliz.

Bizim büyük-büyükannelerimizin doğum tarihleri çeşmenin donduğu kış, Rus Harbi sırasında, kiraz mevsimi gibi muğlak cümlelerden oluşur. En derin kayıt, molla bir babanın duvarda asılı Kuran’ın arka sayfasına yazdığı ad ve tarihtir.

Vaktiyle kayıt altına alınmış geçmişi geride bir yerde unutmak, yeni bir tarih yazmak için gerekirse alfabe değiştiririz

Fotoğrafları okuma yeteneğimiz gelişmemiştir. Mektuplara veya fotoğraflara belge değerinden çok romantik, duygusal değerler biçeriz. Ayrılan nişanlılar fotoğraflardan yüzleri oyarlar, mektuplarını yakarlar.

Tarihi tahrif edilmiş bir vatanın dağlarına beyaza boyanmış taşlarla “Her şey vatan için” yazarız.

Bir kavram ve toplumu anlama aracı olarak taşranın anlam enginliğini bana ilk hissettiren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Teslim” adlı öyküsüdür. Tanpınar’ın yazdıklarında Anadolu İstanbul’un, İstanbul da Avrupa’nın taşrasıydı. Benim için edebiyatçı olmasının yanı sıra bir medeniyet kuramcısı ve şehir anlatıcısı olan Tanpınar, pek çok soruyla birlikte, özgün kültürel kaynaklarımızın da hakkının verilmesiyle kurulacak bir medeniyetin kendi taşramızı besleyip besleyemeyeceğini de tartışıyor

Derken, kendine taşralı demeyi akıl etmeyen ya da taşralı olduğunun farkında bile olmayan bir taşralı olarak İstanbul’a lise okumaya geldiğimde, herkesin kendi doğusuna oryantalist olduğunu, her taşralının kendi uzağını taşralı gördüğünü fark ettim. Sanıldığının aksine, okuduğum lisenin yatakhanesinde İstanbullular hiç de az değildi ve hemen hepsi “küçük burjuva” çocuklarıydı çocuklarıydı. Onlara göre İstanbul’a ne kadar uzaktan geliyorsan, o kadar çok taşralıydın. Adapazarı ile İstanbul arasındaki yüz elli kilometre durumu kurtarmama yetti.

Memleket neresi?

Sait Faik kendini hiçbir zaman bir şehre, bir memlekete ait hissetmedi. Yaşadığı yerlerin tabelalardaki adlarını umursamadı. Onun memleketi sıradan insanların kalbiydi

İstanbul sağı solu belli olmayan bir metropol. Her an fikir değiştirme ihtimali, bağrından her an yeni bir eğilim bir mucize, beklenmedik bir şey çıkarma potansiyeli taşıyor.

İstanbul’da İstanbul’umuz demek gülünç kaçar. İstanbul herkesindir ve bu herkes içinde Rus, Romanyalı, Afrikalı, Ermenistanlı, Ukraynalı, İranlı, Iraklı, Suriyeli de vardır; hatta yeni zamanların yeni oryantalistleri, İtalyan, Alman, Fransız, Amerikalı gezgin ruhlar da İstanbul’da kendilerine yer bulur.

Memleket hissi ile köklere bağlılık arasında bir korelasyon olsa gerek. Bir bütün olarak ülkeme bağlıysam da köklerime bağlı değilim. Çünkü köklerimin nerelere uzandığından habersizim. Köklerinin sızladığını duymayan insan nasıl bir memleket arar ki kendine?

3 Taşraya Bakmak, derleyen Tanıl Bora, İletişim Yayınları, Memleket Kitapları, 3. baskı, 2006.

(sahiden de memleketim deyince aklıma doğduğum şehir gelmiyor. Yıllardır gidemediğim göremediğim memleketim geliyor. Koca bir ülke Yani. Sadece bir şehrinden bahsetmiyorum. Evet nedense daha çok Memleket noktasında İstanbul ağır basıyor. Bugün haberlerde duydum kız kulesini restoreye almışlar. Duvarlarının bir kısmını düzeltmek için yıkmışlar. Aklım gitti, içinden bir şeyler koptu sandım. Canım çok acıdı anlayacağın. Şöyle mis gibi deniz kokusunu içime çekmek isterdim. Martıların tepemde uçup, deliler gibi çığlık atmasını isterdim. Hayalinde vapura biniyorum, vapurun gidişinden kaynaklanan dalgalar, dalgaların bir birini itmesinden oluşan şapşik suları özledim. Velhasılı her şeyini özledim. Diyorum ki yedi yıldır uğramadım yurdumaaaa leylim ley, leyliiiiim leeeeey.)

Taşranın pek çok şehrinde milletten anlaşılan Türk milleti değil. İyi ki de değil demek mümkün, gelgelelim kazın ayağı pek öyle değil. Etnik kökeni alabildiğine karışık olmasına rağmen “Türk milleti”, millet sözcüğünü çoğu zaman milliyetçilikle birlikte, nefret suçlarını körüklemek, düşmanlık beslemek için siyasi bir anlam yükleyerek kullanıyor.

Kafenin ortasında birkaç masa birleştirilerek bir çalışma alanı oluşturulmuştu. Herkes bir şeyler getirmişti; şarap, su, gazoz, bisküvi, cips veya havuç ve kraker batırarak yedikleri humus, kuruyemiş, çikolata vesaire. Her pazartesi başka bir üye gruba başkanlık ediyordu. Önce o hafta

okudukları kitaplardan, izledikleri filmlerden veya gördükleri sergilerden söz ediyorlar, sonra içlerinden birinin geçen hafta içinde yazdığı bir öyküyü/şiiri okuyorlar, ardından eleştiriyorlardı. Övgülerinde de, eleştirilerinde de ölçülü olmaları dikkat çekiciydi. Ardından o geceki başkanın önerdiği bir tema hakkında yarım saatlik bir sürede birer metin yazıyorlardı. Süre dolunca herkes sırayla yazdığı metni okuyor, bu arada şaraplar bitmiş, kafenin sahibi Murray isteyenlere kahve yapmış, saat de onu geçmiş oluyordu. Ardından gelecek hafta buluşmak üzere herkes evinin yolunu tutuyordu.

Londra’da tanıştığım Andrea’nın “O anlar!” dediği an, hayatımda çok mutlu olduğum anlardan biridir.

Yazdığım öyküde ona rebetikoyu hatırlatan ne var bilmiyorum. Ama Andrea’ya onu benim anlayabileceğimi hissettiren bir şey olmalı.

Birbirine ezeli-ebedi düşman olması öğretilmiş iki milleti bir İngiliz masasında birbirini anlar kılan duygunun milliyetini seviyorum

( Ben de anlarım. Hem de nasıl anlarım burnumun direği sızlaya sızlaya anlarım. Duyduğum kokular, etrafımdaki ağaçlar, evler her şey Beni alır taaaaa uzaklara götürür. Açar üstüne Bir de bir türkü dinlerim. Allı turnam bizim ile varırsan, şeker söyle kaymak söyle bal söyle. Oy Gülüm, gülüm kırıldı kolum, tutmuyor eliiiim turnalar heeeeey.)

İstanbul’a güzelleme

Şehir dediğimiz şey neredeyse canlı bir organizmadır.

Kendi kişisel tarihimize yataklık eden şehirlerin tarihi ile kendi tarihimizin kesiştiği zamanların önemi diğer sıradan zamanlardan fazladır.

Birisi İstanbul’da on gün yerden kalkmayan karın başladığı gün evlenmiştir örneğin, bir sürü aksilik olmuştur, araba çalışmamıştır, nikâha geç kalınmıştır. Bir başkası ilk Boğaz Köprüsü’nün açıldığı gün doğmuştur. Ya da bir genç önemli bir iş görüşmesinden dönerken Halaskârgazi Caddesi’nde Hrant

Dink’in öldürüldüğünü öğrenmiştir ve işe başlamak sevinci İstanbul’un tarihine düşen bu kara leke nedeniyle kursağında kalmıştır. Bir başkası sınava İstanbul Üniversitesi’nde girmiştir, çıkınca Beyazıt Kulesi’nin dibine oturup hayal kurmuştur, sonra sınava girdiği bu üniversiteyi kazanmıştır ve yıllarca anlatır bunu.

Hatıralarımızı şehirlerimizden ayıramayız. Çünkü şehrimizin tarihi ile kendi tarihimizin kesiştiği yerlerde özgeçmişimize ait büyük parçalar oluşur.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre, İstanbul’dan ya nefret edilir ya da bu şehir uğruna ölünecek bir kadın gibi çılgınca sevilir.

Akşehir Sanatkârlar İdman Yurdu Bandosu’nun (ASİYB) kuruluş tarihi 1931. Cumhuriyet projesinin Batılılaştırma kurumlarından biri olan ve halkı “eğlendirirken” eğitmeyi amaçlayan Halkevleri ise 1932’de kurulmuş.

( yazar sayfalara siyah beyaz fotoğraflar eklemiş ve onları birbir anlatmış. Bir fotoğraf nasıl yorumlanır, fotoğrafa bakarken nelere dikkat edilir onu anlıyor insan. Farketmediğim ayrıntılardan resmen tarih okumaları yaptı. Bando takımının kıyafetleri fiyakalı. Alta beyaz pantolon üstte koyu renk bir ceket. Ayakkabılar ise Çamurlu daha yollar toprak. İşte fotoğraf okumak böyle bir şey. Sadece iki insan, dağ taştan İbaret değil orada koca bir tarih var tabi bu da görüp analiz edip anlayabilene.)

Cangülüm(Ermenilerin niyet toplama ritüeli)

Çocukluğumun en erken döneminde, 1966-67 yılları olmalı, bir Cangülüm Bayramı’nın “niyet toplama” kısmına tanık olmuşum. Artık hafızamda inatla varlığını sürdüren bu görüntülerin rüya veya uydurma olmadığını biliyorum.

Ama niye herkes unutmuş? Niye kimse hatırlamıyor?

Baharı bunca güzel karşılayan, havayı aşk, sevgi ve gençlikle dolduran bu ritüel ya da bayram niye unutuldu? Bir Ermeni bayramı olduğu için mi? Yasaklanmış olabilir mi? Müslüman aileler kızlarını bu Ermeni geleneğini sürdürmekten men etmiş olabilirler mi? İyicil

duygular veren bir gelenek neden sürgün edilir? Başka bir din ve kültüre ait diye mi? Aşkın, sevginin, gençliğin, baharın bir dini olabilir mi?

Yüzlerce yıldır süregelen bir bayram nasıl biter? Son Ermeni de şehri terk edince mi?

(yazar Agos diye bir Ermeni gazeteden bahsetti. Bazen ülkene dair ne çok hiçbir şey bilmediğimi farkediyorum. Bu Neden kaynaklandı sürekli kendimi sorguluyorum. Türk yazarları, Türk sinema filmlerini hatta reklamların bile çoğunu bilmiyorumdur. Neden? Neden Ben böyleyim? Bu aralar bunları sorguluyorum. Herkes bunları yaşarken bilirken Ben Hangi dipsiz kuyunun içindeydim yine. Ordan ne zaman çıktım ya da çıktım mı hâlâ orada mıyım bilemedim.)

Çarpı işaretini öğrenmenin yarattığı kalp ağrısı

Gece boyunca şarap içip dünya dan, hayattan, yabancı olmaktan, sadece bir ülkede değil, bu mahvolan gezegenin her yerinde bir yabancı olmaktan, bir çeşit sürgün olmaktan, Türklerden ve Kürtlerden, bitmek bilmeyen haksızlıklardan, onulmaz bir hastalık olarak milliyetçilikten, siyasetten, siyasetin lanetinden, felsefeden, sinemadan, edebiyattan ve sıradan hikâyelerden söz ediyorlar.

( Misafirliğe gelen hemşire anlatıyor)

Öğretmen babasının (...)’nın bir köyünde çalıştığı ilk yıllarda çok mutlularmış. Köy halkı onları öylesine içtenlikle bağrına basmış ki, annesi bu köyde bir ev yaptırıp yerleşme hayalleri bile kuruyormuş. Ama bir gün köy halkı, Alevi olduklarını öğrenmiş. Hayatları bir gün içinde cehenneme dönmüş. Herkes selamı sabahı kesmiş. Fanatik Sünni aileler çocuklarını okuldan almış. Muhtar gitsinler diye köy halkından imza toplamaya kalkmış. Bir süre bu hakaretlere, aşağılanma ve dışlanmaya dayanmak için gayret etmişler. Milli Milli Eğitim tayin isteyen babasına bir sürü zorluk çıkarınca babası öğretmenlikten istifa etmiş. Yalnız köyü değil, bütün güzel ve mutlu anılarıyla birlikte (...)’nı terk etmişler. Babası çok geçmeden ölmüş. Kardeşleri yatılı okullara dağılmış, onun payına da hemşirelik okulu düşmüş. Bir süre sonra annesi de ölmüş. Ailesi dağılmış. Hemşire hayatının o dönemini unutmak için çok zaman harcamış. Yıllarca terapiye gitmiş. İlk fırsat bulduğunda yurtdışına çıkmış, bir süre şehir şehir, ülke ülke dolaşmış, sonunda Londra’ya gelmiş ve bir daha Türkiye’ye ayak basmamış.

İlkokul ikideydim,” diyor, “kapımıza kırmızı boyayla çarpı işareti çizdiklerinde.”

Unutabildiğini sandığı kırmızı çarpı işaretiyle terapide yüzleşmiş.

Kaskatı bir sessizlik oluyor. Kadın söyleyecek bir söz arıyor. Çok üzüldüm veya özür dilerim. Hangi köydü? Ama bu korkunç bir şey!.. gibi saçma sapan, o anda hiçbir anlamı olmayan sözler. Aklından geçen bu sözlerin hiçbiri hissettiği acıya derman olmuyor. O kırmızı çarpı işaretini sanki kendi ailesi çizmiş gibi utanç duyuyor. Kalbini ağrıtan şeyin ağır bir utanç olduğunu fark ediyor. Kalp Ağrısı. Susuyor.

Ne çok utandığını düşünüyor. Ülkesi adına utanmaktan yorgun düştüğünü ve bu utancın sadece çok eskide kalan bir geçmişe değil, yakın düne, hatta bugüne de ait olduğunu.

Ülkemi sevmek için elimde ne kaldı? diye soruyor kendine.

Kalp ağrısı.

Abhazca (Bu memlekette köken meselesi her zaman karışıktır)

Misafirler gittikten sonra Eser’in annesi babaannenin Abhazca ne dediğini soruyor. Ayten Yenge tam doğruyu söyleyecekken vazgeçiyor.

“Vallahi kötü bir şey söylemedi kadıncağız. Midesi ağrıyormuş, bu sofradaki şeylerden yiyemem dedi,” diyor.

Dilinin ilk kez Abhaz şivesine kaydığını fark ediyorlar, gülüyorlar. Ayten Yenge babaannenin dediği gibi yapıyor, “milletini” kötülemiyor.

( Burada genel olarak Türkiye’nin çok farklı milletlerden olduğu vurgulanıyor. Sanırım Abhaz dedikleri ki buradaki babaanne Bolu’da yaşıyor Büyük bir ihtimal bizim Abaza dediğimiz kişiler. Biz de aslında bu Abaza daha çok bir şeyden anlamayan Cahil olarakta kullanılıyor. Yazıda Abhazların biraz Tembel oldukları anlatılıyor. Her milletin kendine özgü kişilik özellikleri olduğu anlatılıyor.

Bir Elma hikâyesi var mesela; borçlu bir abhaz ailesi bahçede donatılmış bir masada yemek yerken Elma ağaçlarının iyi ürün vereceğini söylüyorlar. Bir sonraki toplantıda çiçek açıyor, meyve veriyor, yere düşüp çürüyorlar. Her defasında ihmal edip toplamayı unutmayalım diyorlar Ama tembelliklerinden hiç toplayamıyorlar.

Sonra babaanneye dönüyor, babaannenin konuştuğu dilden konuşuyor.

“Abhaz olduğunuzu bilseydik, ona göre sofra kurardık,” diyor.

Halanın başından aşağı kaynar sular dökülüyor. Kadın Abhazmış meğer! Babaannenin bütün söylediklerini anlamış! Eser’e cüce dediğini, şaşı dediğini, çirkin dediğini biliyor! O pırlantalı gerdanlığı takmayın dediğini duydu!

Ankara’ya döndüklerinde Asaf Hâlet Çelebi’nin kitabını çıkarıyor. Çelebi’nin 1941’de yazdığı “Todi Musikisi” başlıklı yazıyı buluyor ve aşağıdaki satırları okuyor:

Asaf Hâlet Çelebi, Bütün Yazıları, Hazırlayan: Hakan Sazyek, YKY, 1998.

Meriç’e Türkçe öğretmeni yaz tatilinde bir kitabı okuyup onu özetlemelerini istiyor. Bunun üzerine Meriç, komşudan memleket hikâyeleri-Refik Halit Karay alıp okuyor. İlk hikâye yatii Emine ile başlıyor. Sonlara doğru Nebile var. Onun hikâyesiyle Zülal ablanın hayat hikâyesini birbirine bağlıyor.

Zülal Abla’nın babasının birdenbire zengin olmasına ilişkin, her ne kadar dededen miras kaldı deseler de, define bulduğundan kaçakçılık yaptığına, piyango vurduğundan kumarda kazandığına kadar pek çok dedikodu olmuş zamanında

Alman gelinin lahana çorbası

Sözde Batılı, özde muhafazakârlar. Sözde şehirli, özde köylüler. Aslında ne Batılı ne muhafazakâr, ne şehirli ne köylüler.

Ama Avrupalı o, yapmak istemediği bir şeyi yapmıyor. Karalahana çorbasını olduğu gibi bırakıyor. Çocuğun yaptığını yapıyor, mısır ekmeğiyle yoğurt yiyor.

( işte böyle olunca Kim kimi seviyor ya da sevmiyor haz etmiyor kolayca anlaşılabilir heralde. Seviyormuş gibi yapmıyor. Kolayca sevmedi ya diyebiliyorsun. Ama bizde öyle mi ya ayıp olursa ya kaldı kırılırsa. İnsana sabredip duruyorsun. Aman o üzülmesin aman canı yanmasın, karşı taraf senin sınırlarını ihmal etmiş aman olsun boşver. Sınır ihlali yapan bundan habersiz de olabilir. Espriler yapar güler. Çıkıp da hoop orda duracaksın demek biraz Yürek ister. Hadi bi de dediysen karşı tarafın küslüğüyle uğraşırsın. Biraz küserse Küser arkadaş ya, dünya bitmez yıkılmaz Duvarlar, göçükler altında kalmazsın. Bir kez orda dur dedin mi, karşı taraf bi eline ayağını düzeltir. Yanlışını anlayıp bunu düzelten senle muhabbet yoluna devam eder zaten. Heeeee, kabul etmiyorsa o başka. Yapacak bir şey yok. Muhabbet yolumuz burda bitti arkadaş. Sana yeni yolculuğunda huzur, sağlık, mutluluk diliyorum der el sallar çeker gidersin. Mışlarla-Muşlarla yaşanmıyor hayat o kadar kısa Yani sevmiyorum da muş gibi yapıyorum diyenlerle yolunu ayıracaksın. Herkes Beni sevmek ben herkesi sevmek zorunda değilim. Bırakalım herkesi, birbirini gerçekten seven sayan, saygı duyan insanlarla çevrelensinler. Kalabalığı bi azaltalım gari:)

)

Bettina

Fakat Bettina’yı tanıdıktan sonra, oğullarını okutan babasının kendisine ve ablasına “Ya kız enstitüsüne gidersiniz ya da evde oturursunuz,” demiş olmasına içerlemeye başladı. Gerçi hiç itiraz etmemişti o zaman, dikiş-nakış öğrenmeyi, pasta yapmayı marifet sanmıştı. Enstitüyü bitirmeden de evlendi.

Hepsinin gözü de Prag’da bir yandan. 68 gençliği dünyayı değiştirebileceğine inanıyor. Ağustosa gelindiğinde Sovyet tanklarının Prag sokaklarını umutlarıyla birlikte çiğneyeceğini bilmiyorlar henüz.

( Yazık oldu Alman kızı Bettina’ya, dini ülkeyi artık hep bu şekilde kara bıyıklı, ırz düşmanı kişilerle bağdaştıracak. Şuuraltı müsaade ederse tekrardan ülkeyi ve dini bir daha araştıracak ama izin vermezsede her gördüğü bıyıklıdan korkacak, her denize gittiğinde ya da bikini giydiğinde korku içinde kalacak. Müslümansak, Müslümanlığı kendimiz yaşayıp doğru yolunda ilerlemeliyiz. Farklı olanı dışlamak İslamiyette yer almaz.

Bir de mühendis öğrenci Bettina’yı hava atmak için getirmiş. Ne kadar başkası için yaşıyoruz değil mi? Başkasının değer vermesine ne kadar muhtacız? Bir gramcık sevgi, övgü için yapmayacağımız şekil yok İş kendine saygıdan başlıyor. Kendine saygı, yaradana saygı aslında. Sen böyle yaratıldın sevgili dostum. Bazen çok kırılgan olabilir. Mutsuz olabilirsin. Özgüvensiz olabilirsin. Bazen de çılgınlar gibi mutlu olup. Deliler gibi dans edebilirsin. Çünkü sen bir insansın. Bütün duygular sen de mevcut. Ağlamak bir küçüklük, acizlik, güçsüzlük göstergesi değildir. Duygular sen olmanın bir gerekçesidir.

Başkasından ilgi bekledikçe, sevgi bekledikçe daha çok insanlara muhtaç olacaksın. Onlar üzülmesin diye onların Belki de dalkavukluğunu yapacaksın. Bırak bunları, asıl kaynağa yönel. Kendi duygularını yönetmeye yönel. İçindeki asıl var olanın seni şekillendirdiğini unutma. Kimse seni onun gibi sevemez. Kimse senin her nefes alışını, saniyeni, saliseni, vücudundaki atomları düşünemez. Bir dakikalığına nefes alamadığında bunun kıymetini en iyi sen anlarsın ama her zaman böyle başına kötü bir olay gelmesini mi bekleyeceksin. Bekleme, beklemeden yönel.)

Toyota-Otel-Japonlar -Tamura

Zaten bir daha ancak 1999 depreminde yerle bir olmuş o lüks otelin çatısına çıkarak hayatta kalmış olmaları gazetelere konu olacak.

Sonra da Van depreminin ardından hayat kurtarmak isterken yeni bir depremle çöken Bayram Otel’in altında kalarak hayatını kaybeden Japon doktor Atsuşi Miyazaki’nin arkasından samimi bir üzüntü duyacak bu millet.

Mardin

Burada Araplar, Nasturi ve Keldani Süryaniler, Kürtler, Yezidiler, Zazalar, Ermeniler, Türkler iç içe yaşıyorlar, havada pek çok dilin sözcükleri birlikte yankılanıyor

Belgin-Belkıs-Belma(18-15-11)Yazlık çadır kamp tatilcileri

Tatlı ve doğum günü partisi yapmanın, modaya uygun giyinmenin, pop müziği dinlemenin ve apartmanda oturmanın onları şehirli, dolayısıyla modern kılmaya yettiğini düşünüyorlar. Kuralları sorgulamak, farklılığı seçmek, başkalarının düşüncelerine ve özgürlüklerine içtenlikle saygı göstermek, herkes gibi olmayanı kabullenmek akıllarının alacağı mevzular değil.

Klozetin esrarı

Klozetde esrarlı Yani, Taş ailesi bir aileye tatile yanına çağırıyor. Yazlıkları yeni, yeni almışlar vesselam hava atma zamanı. Ama gece vakti klozetteki el misafir kadının poposuna dokununca olanlar oluyor. Çığlık kıyamet. Herkes toplanıyor. Bir bakıyorlar ki diktikleri söğüt Ağacı su kanalı boyu büyümüş de oraları tıkamış. Köklerinin bir kısmı ise klozetten dışarı çıkmış. Kolay mı söğüt Ağacının köklerini çıkarmak. Kökler çıkarken bütün verandanın karolarını da çıkarmış bir bir. Daha bir de su kanalları açılacak tabi. Velhasılı iş üstüne iş çıkmış Bütün atılan hava Taş ailesinin üstüne karabasan gibi geri dönmüş.(özet)

Maymun çocuk

Çocukluğunda nefesini kesen o güzelliğin nasıl öldüğünü tahmin etmesi zor değil. İnsanoğlunun bu gezegenin cezası olduğuna inanıyor. Bazen öyle tuhaf hikâyeler yazıyor. Dünya vaktiyle canlı bir yaratıkmış, büyük bir günah işlemiş, Tanrı da mahvetsin diye insanları yaratarak dünyayı cezalandırmış. etmeyen insanoğlunun güzelliğe düşman olduğunu düşünüyor. Dünya denen talihsiz gezegenin zebanisi insan, Karasu’da dünyanın en güzel parçalarından birini daha mahvetmiş, bir de seçim zamanı geldiğinde eseriyle övünüyor. Tanrı dünyayı insandan korumalıydı.

Sütçü teyze, amcasının oğluyla evlendiği için 6 çocuğu oluyor.4’ü ölüyor 2’si yaşıyor. Ama çocuklarda akraba evliliğinden kaynaklanan genetik bir bozukluk oluşuyor.

( yazar daha çok hikâyelerin bir kısmında şehirlerin yapılarının değiştiğinden bozulduğundan bahsediyor. Bu hikâyede de yıllar sonra Karasu’ya uğrayan Adam Denizi şehri eskisi gibi bulamıyor. Güzelliğinin mahvolduğundan bahsediyor.)

Genç kız doktor olacak onun hikâyesi-Siz batılılar

Genç kız doktor olup mecburi hizmete gideceği zamanlar geldiğinde çaylar poşet, bardaklar plastik olacak; üniforma giydirilmiş muavin otobüste tekerlekli arabayı çekiştirip poşette çay, kahve, gazoz, tatlı-tuzlu kraker dağıtacak; cam şişedeki sular pet şişelere girecek; yolculara kolonya dökülmeyecek, ıslak mendil verilecek; mola tesislerinin masalarındaki dev kesmeşeker kavanozlarının yerini kâğıt tozşeker paketleri; yöresel tatlı, hediyelik eşya gibi mütevazı şeyler satılan dükkânların yerini de büyük marketler alacak. Kimsenin kimseyi umursamadığı, yanda oturan yolcuya açtır, canı çekmiştir diye yiyecek ikram edilmediği, dostça bir sohbet dahil hiçbir şeyin paylaşılmadığı, yalnızlığın cisimleştiği bir yer olacak. Her insan bir ada haline gelecek, kimse kimseye ulaşamayacak, zaten bunu istemeyecek de.

Merak ediyor, gecenin bu en derin saatlerinde, hayata bunca uzak bir köyün kırık dökük bir evinde niye yanar o ışık?

Dayısı İzmit’e her geldiğinde onları orduevine yemeğe götürdüğü için orduevi adabını biliyor. Rütbene göre bir masaya oturacaksın, rütbene göre servis sırası ve muamele bekleyeceksin.

Otobüs yolculuğu

Tamam da yol uzun, uyumam lazım filan diyecek olursun, sakın deme. İnsanı öyle bir dışlar ki otobüs ahalisi bir günlük yolculuk bir haftalıkmış gibi gelir.

Zannedersin ki otobüsün içi küçük bir ülke, kaptan şoför cumhurbaşkanı, muavin de başbakan. Doğal otorite sahibi mübarekler! Zaten bu memlekette sadece otobüslerde değil, her yerde, her zaman birini otorite kabul etme, durumu idare etme hali var. Aman tatsızlık çıkmasın, aman idare ediverelim, aman şikâyet etmeyelim, katlanalım ne olacak ki.

Ceviz Hasan ve Misafiri

Hasan bey, karısı Nesrin ve Rezzan hanım beraber Karadeniz’deki Yayla evlerine gidiyoruz. Yol boyunca Rezzan hanım etraf hakkında sorular soruyor. Bir çok Şeye Karı koca cevap veremiyor.

O zaman anlıyorlar ki o kadar aşinası oldukları yerleri ne kadar da az biliyorlar ve merak ediyorlar. İnsanda bi ülfet oluşuyor, ülfet oluncada merak ve öğrenme ortadan kalkıyor.

Ne çay nasıl üretilir, ne alabalık nasıl yetişir ne de bakırdan malzemeler nasıl yapılır hiç birini düşünmemişler.

Her gün belki de Kaç kez geçtikleri fabrikaların mekanizmalarını hiç merak etmemişler..

Yuvasız( Özlem-İspanyol kocası Javier)

Adını koymak istemediği ağrı devam ediyor. Javier’i özlüyor birden. Ama aramak için çok geç, adamcağız deli gibi çalışıyor, bu saatte çoktan uyumuştur.

Kendini İstanbul’dayım, mutluyum, diye düşünmeye zorlayarak yatağa giriyor. Biraz kitap okuyor, sonra uykusu geliyor, ışığı söndürüyor. Oda karanlığa gömülünce aslında uykusunun gelmediğini, içindeki ağrının hâlâ gezindiğini hissediyor. Ama inkâr ediyor. Bu derin iç ağrısını mide ağrısına yormak için çabalıyor. Kalkıp buzdolabından bir soda alıyor, balkonda içiyor. Tekrar yatıyor. Ama bir türlü uyuyamıyor, yatakta dönüp duruyor.

Özlem birden hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Gerçeği inkâr edemiyor artık.

Özyurdunda yuvası yok, ancak bir turizm şirketinden ucuz tur alarak gelebilen bir yabancı artık o. Kendi şehrinde yabancı olmanın ağrısı katlanılır gibi değil.

Bu sayfayı paylaş