Short story
Adı Meriçti!
Bir çocuğun sesinde kaybı, ayrılığı ve geride kalanların hikâyesini anlatan özgün bir kısa hikâye.
Date not recorded Content language: Turkish

Gözlerimi hafifçe kapatıyorum. Kapatmamla birlikte düşünceler, insan şeklinde yanımda beliriveriyor. Bir bir kendilerinden bahsediyorlar. Aralarında kavga yok, biri konuşurken diğeri dinliyor. Ama sıra kendilerine gelince o kadar akıcı ve hızlı konuşuyorlar ki beynim yetişmekte çok zorlanıyor. Sanki çatlayacak gibi hissediyorum. Ve sürekli konuşuyorlar. Biri bitiriyor biri başlıyor. Uzun bir süre bu şekilde devam ediyor. Hepsini dinlemek istiyorum ama onlara nasıl yardımcı olacağımı bilmiyorum. Yıllarca konuştular benimle, anlatışlarından artık sabırlarının taştığını hissediyorum. Ruhuma yaptıkları baskı da arttı. Bastırdıkça sesler azalacağı yerde daha da çoğalıyor. Her yerde benimle beraberler. Okulda, yolda, evde her yerde. Baktığım her yerde, duyduğum her seste, her dokunuşta. Ağacın dallarında mesela, çocukların gülüşünde, rüzgârın hışırtısında, denizin mavisinde, gökyüzünün uçsuz bucaksız derinliğinde, her yerdeler. Yalvarıyorum onlara, ben bir yazar değilim, şair de değilim nasıl yazayım. Nerden başlayacağımı bilmem, noktalama işaretlerini tam anlamıyla koymayı bilmem, nasıl bitireceğimi bilmem. Yine de vazgeçmiyorlar, sıktıkça sıkıyorlar ruhumu. Sonunda onların iradesine teslim oluyorum. Onlar anlatacak ben yazacağım. Anlaşma yaptık, siz anlatın ben yazayım dedim. Bu şekilde başladık yazmaya. En küçüğünü dinlemek istedim önce, sabırsızlıkla bekliyordu içi kıpır kıpırdı. Aklımdan acaba bana ne anlatacak dedim. Bitmek bilmeyen oyunlarını mı, gizli güçlerini mi, yoksa dün okuduğu kitaptaki hikâyeyi mi anlatacaktı bana. Merak ettim hem de çok merak ettim. Gel konuşalım dedim. Yüreğim seni dinlemek istiyor önce, ruhum, beynim sen de karar kılıyor. Tebessüm etti küçüğüm. İçimden bir sevgi tohumu çimlenip, filizlenip meyveye durdu. Yavaşça eğildim. Yanağına dokundum, bir anda sanki cennet kokusu indi semadan yeryüzüne. Ellerim. Ellerim dedim ne kokuyorlar böyle. Gül müdür, Yasemin midir nedir? Tarif edemedim bu kokuyu herhâlde yeryüzünde bu kokunun tarifi yok.
-Sen kimsin?
Ne kadar da güzeldi. Yeryüzünde hiç bu kadar güzel bir çehre görmemiştim. Yüzünden lahutilik akıyordu.
-Yankılanan ses cevap verdi.
— Sen beni tanımadın mı teyze?
— Tanır gibiyim yavrum adın ne senin?
— Benim adım Meriç, teyze. Ruhumdaki fırtınalar daha da çok arttı kasırgalar çıktı yüreğimin kuytu köşelerinde. Evet, sen dedim. Boğazım düğümlendi, kelimeler boğuk boğuk çıktı. Hissetmiştim sen O’sun. Ama içim varmadı konuşmaya kelimelerim anlamını yitirdi ve sustum
Çocuk devam etti. Hani bir gece annemle, babamla bir oyun oynamıştık ya işte, ben sana onu anlatmaya geldim.
Çok severim çocukların hayal arkadaşlarını, hayali oyunlarını dinlemeyi. Anlat öyleyse dedim. Yanıma sessizce oturdu, ışıldayan gözlerle başladı anlatmaya.
— Sen hayat güzeldir filmini izledin mi?
— Yok izlemedim ama konusunu biliyorum dedim.(O filmi defalarca izlemeye yeltendim, ama yüreğim izlemeye dayanamadı ve kapattım ekranı)
— Babam dedi ki ordaki gibi oyunlar oynayacağız.
— Yaaa dedim hayret eden gözlerle. Çocuk daha da heyecanlandı ve devam etti. Şakacıktan merak etmedim, gerçekten merak etmiştim. Can kulağıyla dinlemeye koyuldum.
— Babam ilk önce saklambaç oynayalım sonra da bota binip karşı kıyıya geçme oyunu oynayalım dedi. Sonra da ekledi. Hani süper Mario var ya öyle işte. Bu engelleri aşıp kalede kötü cadı tarafından kilitli olan prensesi kurtaracağız dedi. Çok heyecanlanmıştım. Biz iyiydik, kötülere şimdi günlerini gösterecektik. Prensesi kurtarıp, cadıya da biraz kızacaktık. Neden bu kadar kötüsün, biraz da iyilik yapsana diyecektim. Kötülük yapmak iyi bir şey değil ki. Hem kötü olursan hiç arkadaşın da olmaz. Kötüler hep mutsuz olur. Hep mutsuz mu olmak istiyorsun. Bak kocaman kalen var, bu kalede arkadaşlarınla ne güzel oyunlar oynarsın diyecektim.
Babam oyunumuz başlıyor hazır olun dedi. İlk oyunumuz saklambaç. Ebe bizi yakalamasın, sessizce yürüyelim sonra da saklanalım demişti. Kalbim heyecandan kelebekler gibi pırpır yapıyordu. Sessizce, uzunca bir mesafe gittik. Çok yoruldum dedim anneme. Annem ve babam beni ve kardeşlerimi kucaklarında sırayla taşıdılar. Onlar da yorulmuştu sanki. Ama oyun oynuyorduk, oyunda yorulmak olmazdı. Hem bak ne güzel de saklanmıştık kimse bizi bulamamıştı. Çok mutluydum annemle, babamla, kardeşlerimle oyun oynuyordum. Beraber oyun oynamak ne güzeldi. sessizce ikinci aşama olan bota bindik. Nehrin suları nasıl da akıyordu öyle. Köpük köpüktü. Babam, acele ediyordu sanki tedirgindi de biraz. Herhâlde oyun oynamak büyükleri yoruyordu. Uzaklardan ezan sesleri yükseldi. Nasıl da huzur veriyordu bu ses. Annem sessizce ezanı dinledi. Babam’a dönüp bu da bizim son ezanımız herhâlde dedi. Babam öyle deme dedi. Sonra derin bir sessizlik oldu. Ben anlamadım annem neden bu da son ezanımız demişti?
Ezanlar hiç bitmez ki, hiç dinmez. Uzayda hiç bitmeden devam eden tek ses ezan sesi diye duymuştum. Nerden duydum hatırlamıyorum. Belki de Allah bana hissettirdi dedi gülümseyerekten. Ve devam etti.
Babamın elinde can yeleği vardı. Hemen aklıma ikinci oyunumuz geldi. Bota binip prensesi kurtarmak. Babam çok acele ediyordu, annem kardeşlerim bota bindik. Babamı gördüm içimden canım babacığım dedim seni nasıl da çok seviyorum.
Etraf birden değişti. Her yer ne kadar da renkliydi. Bu nehir? Dedim kendi kendime. Sonra gözlerime inanamadım. Nehir değildi ki bu, çikolata evet evet çikolata nehriydi. Sonra botuma baktım, o da rengârenk şekerden yapılmıştı. Sanki gökkuşağı gibiydi. Elimdeki elma şekerini farkettim. Yemeğe başladım. Nasıl da güzeldi tadı. Annem başımı okşadı. Kardeşlerim bir bir yanımda belirdiler. Onların da ellerinde elma şekeri vardı beraberce yemeğe koyulduk. Annem gülümsüyordu. Onu hiç bu kadar huzurlu görmemiştim. Elini kaldırdı hafifçe salladı. Babamı gördüm karşı sahilde, bize bakıyordu. Hep beraber el salladık. O da bize el salladı. Annem ne kadar da güzeldi. Cennette huriler olduğunu duymuştum. Ama annem onlardan bile güzel bence. Annemin yüzüne hafif hafif bir ışık süzmesi indi. Yüzü aydınlandı. Elimi annemin yüzüne koydum sıcacıktı. İçim ısındı. Kardeşlerim ve ben anneme sarıldık. Babam da gelecek mi dedim?
Annem:Sabredenler için cennette kapılar olduğunu, babamızın ordan geleceğini söyledi. Uykumuz gelmişti, hepimiz birbirimize sarılıp huzurlu bir uykuya daldık.
Ve kayboldu güzel çocuk, hikâyesini anlattı ve gitti.
Bu çocuk, Meriç ırmağında boğulan çocukların sesiydi. Yurdundan, yuvasından, eşinden dostundan ayrılan nice ailenin ortak hikâyesiydi aslında.
Neden mi ayrıldılar, yurtlarından sürüldüler, bir cani gibi muamele gördüler?
Nedeni çok basit, Allah dedikleri için. Zalime boyun eğmedikleri için.
Zalim zulmeder, kader tecelli eder elbet. Zalim, zalimliğine doymadı. Masumsa her zaman masum.
Cennetin köşelerinde, oyunlar oynayan cennet kuşları. Dünya kimseye kalmadı, kalmayacak da. Mal, mülk, makam, mansıp, şan şöhret hepsi geçici. Ahirette, Allah’ın adaleti var. Zalimler için yaşasın Cehennem!